Kategori arşivi: kültür

İthaki’ye Açık Mektubum

Sevgili İthaki,

Duydum ki yıllardır severek okuduğum Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda eserini yayınlamış, yayınlarken içine hakaret dolu, kadın düşmanı bir biyografi koymuşsun, bununla çok eleştiri toplamışsın. Bu eleştirilere karşı bir özür yayınlamışsın ama özrün kabahatinden beter olmuş İthaki…

12800186_10154787428185190_6225995755649421365_n

İthaki, duydum ki sana yapılan eleştirileri anlamamışsın, “oldukça sert ve açıkçası insafsız bulduğumuz tepkiler aldık” demişsin. Sevgili İthaki, alt dudağın da titredi mi bu cümleleri yazarken? Kadının öfkesini aşırı ve yersiz görüp kendini bu öfkenin kurbanı ilan etmek eril dilin sıkıştığında kaçtığı en sevdiği köşesindir. Biz bunu biliyoruz, öfkemiz haklı ve yerindedir. Ancak madem anlamamışsın sana gelen tepkilerin sebebini, gel anlatayım.

“Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp, nehir bile denemeyecek bir kaşık suda bo­ğuldu.”

Kişinin ölümüyle dalga geçmenin ayıp olduğunu hepimiz biliyoruz, ama benim de ayıplarla ahlakla filan pek işim olmaz, varsın olsun. Ancak buradaki “bir kaşık suda boğulmak” anlamı nefret içeren bir deyimken, üstelik “nehir bile denemeyecek” ifadesiyle birlikte kullanılarak üzerine bir beceriksizlik iması eklenmişken, bu artık terbiyesizlik değil, hakarettir.

“Bilinç akışı mı nehrin akışı mı?”

Anladık, “edebiyat” yapıp bir önce dediğine bağlayarak öncülerinden olduğu edebiyat akımına espirili bir şekilde göz kırpmak istemişsin ama önceki cümlenin küçümseyen üslubunda onu da kurban etmişsin.

“Odalarda ışıksızdı.”

Buna bir itirazım yok ama yüzümü buruşturuyorum, ne kötü espiri ayol o öyle.

“Paranoyak­lığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce ko­nuşmasından belliydi.”

Şimdi burası pek net olmamış sevgili İthaki. Paranoyaklık derken herhalde 20. Yüzyıl Edebiyatının en önemli figürlerinden birinin akıl sağlığıyla kendi kitabının kapak sayfasında dalga geçmiş olamazsın değil mi? Yok, herhalde kadına toplumda ve edebiyatta sunulan alanın darlığıyla ilgili görüşlerine ithafen öyle dedin. Öyleyse bu ifadeyi, bu görüşleri anlattığı kitaptaki biyografisine dahil ederek sebep olduğun katmerli ironiyi görebiliyor musun?

“Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz. Nicole Kidman.”

Feminizmin önemli eserlerinden sayılan bu yapıtın başında “bekaret” lafı ne arar? Bekaretin neyle alakası var? Anladık, “Kim Korkar Virginia Woolf’tan” isimli tiyatro oyununa ithafla yine bir espiri yapmışsın (hah hah) ama bunu buraya koyunca nasıl küçümseyici bir ifade olmuş mu farkında mısın?

Seriden yayınladığın diğer kitaplara koyduğun biyografileri de iliştirmiş,“Metinlerin hepsi okunduğu takdirde, üslup ve dil ile ilgili durum daha net anlaşılacaktır. Ancak şu ya da bu örnekte gözlemlenen ve bizim de gelen eleştiriler aracılığıyla fark ettiğimiz maksadını aşan eril dilden ötürü okurlardan özür dileriz. Yine de tamamı itibariyle bakıldığında bu kadar sert, kimi zaman yaralayıcı ifadelere gerek olmadığının anlaşılacağına dair bir beklentimiz olduğunu da saklamayacağız.” demişsin İthaki. Yemek masasında yaptığı kötü espirilere kimse gülmeyince anlaşılmadı sanıp uzun uzun açıklayarak daha da batıran amcam gibisin. Okuduk, anladık. Komik değil. Hatta dikkatimizi çektiğin için teşekkür ederiz, sadece en çok tepkiyi alan Virginia Woolf biyografisi değil, hepsi çok kötü bir dille, kötü yazılmış.

“Git arkadaşından özür dile yoksa televizyon yok” denmiş bir çocuk gibi yarım ağızla ettiğin özrü kabul etmiyoruz. Bu kitapları toplat, bir daha da dilinin erilliğiyle mizaha filan bulaşma en iyisi sen ithaki. Kır dizini yap çevirini.

Sevgiler,

Bir Okur.

 

Modern Kadının Doğuşu: Sessiz Sinemada Kadın, 3-6 Aralık İstanbul Sessiz Sinema Günleri’nde

Bu sene ikincisi düzenlenen İstanbul Sessiz Sinema Günleri başladı! Festivalin bu seneki teması “Modern kadının doğuşu”, çünkü festival dahilinde Diva’lardan Sufragette’lere, 1900’lü yılların başından itibaren çizilen yeni kadın imgesini konu alan bir çok seçki var. Kadın tabii ki sadece filmlerin konusu, oyuncusu değil, kadın yönetmenler tarafından çekilmiş klasikleri de bu festivalde bulabilirsiniz.

afis1

Festivalin sanat direktörü Nagehan, daha önce festivallerde soru-cevaplarda yaptığım ardıl çevirileri hatırladığından bana ulaşıp birkaç gün yardım etmemi istediğinde festivalin varlığından ilk defa haberdar olmuş oldum! (Ki bu şaşılası bir şey değil, zaten olayın ikincisi, birinci senesinde de burada değildim). Neyse, kabul etmemle birlikte daha önce aklımdan bile geçmemiş bir konu olan sessiz filmlerde moda üzerine düşünmeye başladım ve festivalin temasını da fark edince çok mutlu oldum! Çünkü bu tema dahilinde kadın olmak üzerine çeşitli yorumlar getiren filmler, bu konu açısından da pek verimli topraklar! 😍

Festivalin en heyecanlı noktalarından biri ise her filmin canlı müzik eşliğinde, ama sessiz film deyince kafada canlanan piyano müziği değil de, cazdan elektronik müziğe, bir yerde Gevende dahil olmak suretiyle, her telden çalıyor oluşu!

Ben dün akşam festivalin basın toplantısındaydım, daha sonra da ufak bir panel yapıldı, dinledikçe daha çok heyecanlandım ve şimdi daha bir-iki hafta öncesine kadar haberim olmayan bu filmleri KESİNLİKLE İZLEMEM LAZIM! Bu blogun okuyucusunun da hoşuna gidebileceğini düşündüğüm filmleri aşağıda sizinle paylaşıyorum.

Listeme koyduğum Madam Baudet’in Gülüşü filmi, Germaine Dulac seçkisine dahil olarak gösteriliyor. Benim de dün söyleşiden öğrendiğim kadarıyla bu kadının filmlerini iple çekiyorum çünkü filmleri ilk feminist filmler, ilk sürrealist filmler, ilk soyut filmler arasında sayılıp, 1920’li ve 30’lu yılların tutucu Fransa’sında bir kadın ve bir lezbiyen olarak sinema tarihinin sınırlarını oldukça esnetmiş bir yönetmen! Konu hakkında kitap yazmış dünya tatlısı Tami Williams’ın sunumuyla.

Program için en aşağıya⬇, detaylı bilgi ve biletler için➡ http://www.sessizsinemagunleri.com/

Ha bu arada, bugün (3 Aralık Perşembe) İstanbul Modern’deki tüm etkinlikler ücretsiz!

🎬 2. İstanbul Sessiz Sinema Günleri Komoda Ejderi Seçkisi 🎬

Ayakkabılar – Shoes / LOIS WEBER / Mary MacLaren, Harry Griffith, Mattie Witting/ 1916 / 60’ / Tinted/ DCP / Restorasyon – Restoration: Eye Filmmuseum
Müzisyen – Musician: Ruben Tenenbaum
Introduction by Mariann Lewinsky Strauli & Elif Rongen-Kaynakçı’nın sunumuyla

Bir dükkanda tezgahtar olarak çalışan Eva, hayalini kurduğu ayakkabıları giyebilmekten çok uzakta bir hayat sürmektedir. Film, sınıfsal adaletsizliğin sembolü haline gelen ayakkabının hikayesini zor çalışma koşulları, yükselme hedefleri, arzulanan hayatlar, hayal kırıklıkları ve kaçış çizgileri üzerinden kurguluyor.

Güzellik Ödülü – Prix de Beauté – Miss Europe / AUGUSTO GENINA / 1930 / Fransa – France / 113’ / Siyah beyaz –Black & white / DCP /Restorasyon – Restoration: Cineteca di Bologna
Müzisyen / Musician: Stephen Horne

Nezih Erdoğan’ın sunumuyla.

Daktilograf olarak çalışan ve Andre adlı bir gazeteciyle ilişkisi olan Lucienne “Lulu” Garnier, The Globe gazetesinin açtığı güzellik yarışmasına katılır, birinciliği kazanacağı kesinleşir ancak kıskanç Andre’nin itirazları üzerine vazgeçip evine geri döner. Lucienne’in peşini bırakmazlar, bu sefer bir film teklifi alır. Baştan reddedip, sözleşmeyi yırtar ama sonra Andre’yi bırakıp, yıldız olmaya giden yola adımını atar.

Yönetmen / Director GERMAINE DULAC FRANSA / FRANCE Siyah-Beyaz / Black & White 1922 – 38’ – Dijital / DigitalRestorasyon / Restoration Eye Filmmuseum

Müzisyen / Musician Cihan Gürbudak

Dulac’ın feminist ve empresyonist başyapıtı Madam Beudet’in Gülüşü / Souriante Madame Beudet, yazar Denys Amien ve müziksever André Obey’in başarılı avangard eserine dayanıyor. Film, bir taşra şehrinde baskıcı küçük burjuva evliliğinden kaçmak isteyen bir modern kadının “iç yaşamını” sinematik bir dille isliyor. Çelişen performans biçimleriyle, çağrışımsal kurgu ve teknik efektlerle vurgulanarak, kadın kahramanın iç hali, modern düşleri ve arzuları; jest, hareket ve ritmin müzikalliğiyle birlikte sembolist şiir, müzik ve resim aracılığıyla yaratıcı biçimde iletiliyor. Film seyirciyi bu yeni medyumun biricik ifade kapasiteyle diğer sanatlar arasında bir karşılaştırma yapmaya davet ediyor.

Şeytani Rapsodi – Rapsodia Satanica / NINO OXILIA / 1915 – 1917 / İtalya – Italy / 45’ / Renkli – Color / DCP / Restorasyon – Restoration: Cineteca di Bologna
Müzisyen / Musician: Orijinal Müzik / Original Record

Şeytani Rapsodi’nin sinopsisi üç kelimeyle özetlenebilir: Aşk ölüme götürür. Biraz açmak gerekirse, Alba d’Oltrevita ebedi güzellik teklifine karşılık aşkından vazgeçer. Alnında bir kırışıklık belirmesiyle birlikte, tekrar hassas, ölümlü ve aşık olur. Aşk ise son hastalıktır.

Introduction by Mariann Lewinsky Sträuili’nin sunumuyla.

DCP – DVD – Dijital / Digital

Müzisyen / Musician: Gülşah Erol

Presented by Mariann Lewinsky Strauili, Elif Rongen’in sunumuyla

20.yüzyılın başında kadınlar iş bulmakta zorlanırken, 1914’den sonra erkekler savaşa gidince bu durum tamamen değişti. Hatta çalışan kadınlar o kadar ön plana çıktılar ki bazı yapımcılar kadın özgürleşmesi bu hızla devam ederse 2026 senesinde nereye varılacağını sorgulayan bilim kurgu filmleri bile yaptılar!

* 1916’da Londra’da Süfrajet Yürüyüşü / Suffragette March in London 1916 – 1’
* Santral Memuresi / Telephone Girl, ABD / USA – 1912 – 9’
* Dantel Yelpaze Üretimi / Fabricatie Van Kanten Waaiers / Manufacturing Folding Fans, Fransa / France – 1911 – 5’
* Bomba Fünyelerinin İmalatı / Herstellung Von Granatzundern, Almanya / Germany – 1918 – 8’
* Aşçı veya Aşçı Yamağı / Making A Man Of Her, Arşiv / Archive: Eye, Desmet Collection 14’
* Bu Dünyanın Hali Nereye Varacak? / What Is The World Coming To?, ABD / USA – 1926 – 22’

DCP – DVD – Dijital / Digital

Müzisyen / Musician: Ayşe Tütüncü

1. Dünya Savaşı’ndan önce, en popüler filmler hala kısa komediler iken, birçok kadın komedyen dünyaca tanınmış film yıldızları statüsüne erişmişti bile. İtalyan ve Amerikan filmlerinden oluşan bu programda Gigetta Morano, Flora Finch gibi komedyenler toplumun dayattığı kadın rolüne hiç de benzemeyen karakterlerle çıkıyorlar karşımıza.

Presented by Mariann Lewinsky Strauili, Elif Rongen’in sunumuyla

* Lea ve Yün Yumağı / Lea e Il Gomitolo / Lea and The Ball Of Wool, İtalya / Italy, 1913 – 5’ – Arşiv / Archive: Cineteca di Bologna
* Yeni Hizmetçi Pek de Güzel / La Nuova Cameriera é Troppo Bella /
The New Maid Is Too Much Of a Flirt, İtalya / Italy – 1912 – 8’ – Arşiv / Archive: Cineteca di Bologna
* Şifalı sular / Acque Miracolose / Miraculous Springs, İtalya / Italy
1914 – 10’ – Arşiv / Archive: Eye, Desmet Collection
* Bir Hanım ve Hizmetçisi / A Lady and Her Maid, ABD / USA
1913 – 14’ – Arşiv / Archive: Eye, Desmet Collection
* Yankesici / Pickpocket, ABD / USA, 1913 – 13’ – Arşiv / Archive: Eye, Desmet Collection

Gösterim ücretsizdir.

Program

file-page2

Festivalde görüşmek üzere!

 

 

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 19-22 Kasım’da 20 İlde!

Daha önceki bir yazımda bahsettiğim “The True Cost/ Gerçek Bedel” belgeselinin de gösterileceği Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ne bir hafta kaldı! Festival, 19-22 Kasım tarihlerinde eş zamanlı olarak 20 ilde yer alacak! Mekanlar ve program için www.surdurulebiliryasam.org
"Bizi zengin hissettirirken, dünyamızı çaresizce fakirleştiren bir sistemle yetinecek miyiz?"
“Bizi zengin hissettirirken, dünyamızı çaresizce fakirleştiren bir sistemle yetinecek miyiz?”
Tabii sadece o da değil, festivalde birbirinden etkileyici birçok belgesel yer alıyor ve festival dahilindeki bütün etkinlikler ücretsiz!
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!

Nereden Geldik Buraya? Salt’ın Yeni Sergisi, Günümüz Türkiye’sinin Temellerini 80’lerde Arıyor

3 Eylül’de SALT Beyoğlu ve SALT Galata’da açılan Nereden Geldik Buraya? sergisi 12 Eylül darbesinden bu yana Türkiye’nin yakın geçmişini irdelerken, 80’lerden günümüze gelişimizin popüler kültür ve toplumsal hareketler üzerinden yol haritasını çiziyor. Sergi, 29 Kasım 2015’e kadar bu iki mekanda görülebilir.

Sergi, bir yandan büyük arşivsel değer taşırken, diğer yandan yedi sanatçının (Halil Altındere, Serdar Ateşer, Aslı Çavuşoğlu, Barış Doğrusöz, Ayşe Erkmen, Esra Ersen ve Hale Tenger) işlerini barındırıyor. Mekana ustaca yerleştirilmiş dönemin dergi, gazete, filmleri, fotoğraflar, kitaplar, afiş ve diğer arşivsel değer taşıyan içerikler, dönemin toplumsal dinamiklerini irdeleyen sanat eserleriyle yan yana, ziyaretçiyi hiç zorlamadan birbirine karışıyor, içerikler sanattan arşive, arşivden sanata ortak bir diyalog halinde akıcı bir sergi deneyimi sunuyor.

wpid-2015-09-05-05.58.45-1.jpg.jpeg

Sergi, SALT’ın iki mekanı, Beyoğlu ve Galata’da iki kısım halinde bulunuyor. Ben açılış gecesinin Beyoğlu’nda  olması sebebiyle ilk orayı gezdim, ama önce birine veya ötekine gidilmesinin sergi deneyiminden bir şey kaybettirmediğini düşünüyorum. Açılışa annemle gittim, zaten sergiyi daha açılmasından çoook önce ilk duyuşum da annemden olmuştu: annem bir gün SALT’ın sosyal medya hesaplarından birinde, serginin dahilindeki işlerden “Sandık Odası” için 80’lerden kalma kıyafetler arandığını duymuş ve ev zaten eski ama güzel, atsan atılmaz satsan satılmaz denen cinsten kıyafetlerle dolu olduğu için annem de “gelin alın bunları” diye yazmış… Bunların da SALT Galata’da olduğunu duyunca inanılmaz bir azimle (ben inanamadım) bir hafta içinde oraya da gitmiş bulunduk! wpid-2015-09-05-05.58.25-1.jpg.jpeg

Açılış gecesinde SALT Beyoğlu’na gittiğimizde annemin (ve anneannemin) kıyafetlerinin orada olduğunu fark ettiğimde biraz hayal kırıklığına uğrayacak gibi oldum ama etrafımda gördüklerime heyecanlanmaktan fırsat bulamadım. Hem günümüze olan tuhaf bağlantılarından, hem de modanın toplumsal değerini gözler önüne seren çeşitli örneklerle karşılaşmanın heyecanından bir duvardan ötekine koşuşturup durdum.

wpid-2015-09-05-06.11.37-1.jpg.jpeg wpid-2015-09-05-06.12.12-1.jpg.jpeg

Bütün sergide en çok bayıldığım şey sanırım hayallerimin dergisi olan SOKAK oldu. Başlıklarına baktığımda inanılmaz eğlendiğim SOKAK, benim blogun başlangıcından beri buralarda kendimce uyguladığım kolaj estetiğinin mükemmel bir örneği, dergi gibi ama fanzin gibi bir güzellik…

Doğası itibariyle aykırı olan SOKAK dergisi, Tuğrul Eryılmaz yönetiminde, Ağustos 1989-Nisan 1990 tarihleri arasında haftalık olarak 32 sayı yayınlanmış… “Genç bir okur kitlesine ulaşmayı hedefleyen ve tirajı yedi ila sekiz bin arasında seyreden dergi, feministler, çevreciler, sosyalistler, anti-militaristler  be LGBT bireyleri sayfalarına taşıdı;bu ‘marjinal’ gruplar üzerinde ana akım basında yer bulamayan problemlere dikkati çekti” cümlesini okuduktan sonra ben heyecandan kendimden geçtim zaten. Hangi kütüphanede nerede bulunduğunu araştırıp eşelemek istiyorum (bilen varsa ses etsin ne olur). Nasıl istedim devam edebilmiş olabilmesini nasıl…

wpid-2015-09-13-11.44.33-1.jpg.jpeg
SOKAK dergisinin hediyesi, üniversite oyunu… Hayatımda gördüğüm en dahiyane hiciv örneklerinden biri olabilir, ba-yıl-dım.
Annem fotoğrafı çekene kadar uyuyakalan ben...
Annem fotoğrafı çekene kadar uyuyakalan ben…

Sergide yaşadığım aydınlanmalar bu kadar da değil tabii… Salt Beyoğlu kısmından izlenimlerini ufak bir galeriyle tamamlayıp Salt Galata İzlenimlerime geçiyorum…

SALT Galata’da sergi alanına girenleri döneme damgasını vuran kitaplar karşılıyor… Bu kitaplara, gerek dönemin öncüleri oldukları için, gerek yasaklandıkları için her evin baş köşesine yerleşen ansiklopedilerden, saklanmak için ters takla atanlara kadar geniş bir seçki var.

wpid-2015-09-10-01.49.20-1.jpg.jpeg

Küratörlerin titizliği sayesinde kitapların özellikle o dönemdeki baskıları bulunmuş, önemli sayfalarının arasına birer ayraç konarak ziyaretçinin açıp okuyabileceği şekilde bırakılmış… wpid-2015-09-10-01.49.18-1.jpg.jpeg

Şahsi sebeplerden dolayı beni en heyecanlandıran kısıma gelirsek. Hale Tenger’in “Sandık Odası” isimli enstalasyonu; “aile, ev ve yurt kavramlarını sorgularken, 1980’ler Türkiye’sini mobilya, lamba, kıyafet gibi gündelik eşya aracılığıyla yeniden kurgular.”

wpid-2015-09-10-01.49.22-1.jpg.jpeg

Anneanneciğimin puantiyeli takımı... Kendi de sergilere yaraşır bir kadındı Nane'm.
Anneanneciğimin puantiyeli takımı… Kendi de sergilere yaraşır bir kadındı Nane’m.

Benim bahsetmeyi seçtiklerim, bana en çarpıcı gelenlerle çok titretmeden çekebildiğim fotoğraflarla sınırlıdır… Sonuç olarak sergi, küratörlerinin detaya özene dikkatleriyle alkışı hakkettiler, bol bol “ay hakkaten” ve “oha hiç bilmiyordum” anları yaşatan, seksenlerden bugüne gelişimizin bir devrin kapanıp bir diğerinin açılması değil de bir süreç olduğunu anımsatma görevini başarıyla yerine getirirken şahsen benim ilgi ve dikkatimi bir saniye kaybetmeyen bir sergi oldu…

wpid-2015-09-10-01.49.13-1.jpg.jpeg
SALT Galata’nın muhteşem manzarasına karşı ben… Mutlu.